Yönetim Kurulu Başkanımız A. Refik Kutluer’in Arkeoloji dünyasının önemli dergisi “Ancient Origins”da yayınlanan makalesi dünya çapında büyük ilgi görmüştür. Tarsus ve St. Paul’ün kayıp incili ile ilgili makale, yayınlandığı hafta 9.000 kişi tarafından okundu ve en fazla okunan ilk 10 makale arasına girmeyi başardı.

Aziz Paul (Tarsuslu Saul)
Aziz Paul (Tarsuslu Saul)

“AZİZ PAUL’UN KAYIP İNCİL’İNİN GİZEMİ" “BİRİLERİ BİR ŞEYLER Mİ SAKLIYOR?

Alacakaranlıkta komşuları uyandıran gürültü, mahalledeki o küçük evde yapılan kazıdan çıkan toprakları taşıyan kamyonların sesiydi.

Gecekondu benzeri o küçük evde acaba ne arıyorlardı? O kadarcık mekandan bu kadar çok toprak çıktığına göre kaç metre derine inmişlerdi? Yoksa buldukları bir ipucunun mu peşindeydiler?

Peki neden bu kazı silahlı muhafızlarla korunuyor ve yetkililerden başka kimse ama hiç kimse içeri giremiyordu?

Bir yıl süren bu kazının sırrı neydi?

Acaba ne sebeple öldürüldüğü bilinmeyen komiser görmemesi gereken bir “buluntu” hakkında birilerine bilgi mi vermek istemişti?

Türkiye’deki Vatikan Büyükelçiliği, 2019 yılında Tarsus’ta bulunup kaçırıldığı söylenen “İncil” veya buna bağlı söylentilerle ilgisi olmadığını resmi kanallardan açıkladı! Aziz Paul’un kayıp İncil’inin Papa Francis’e teslim edildiği söylentisinin doğru olmadığını belirtti. Bu söylentilerin ciddiye alınıp en üst seviyeden bir açıklama yapılması neden gerekmişti? Sadece bu açıklama, söylentilere kaynak olan, delillerin yok farz edilmesini sağlayabilir miydi? Yoksa bunun yerine endişeleri ve belirsizliği mi artırdı?

Evet söz konusu kazı Türkiye’nin güneyinde Adana ve Mersin arasına sıkıştığı için bir türlü il olamayan 10 000 yıllık önemli kent Tarsus’tadır.

Tarsus’taki kazının gerçekleştirildiği, Aziz Paul’un İncili ile ilgili yok edilen ya da saklanan delillerin muhtemelen bulunduğu ev

Bu kazı, Tarsus’un bir kenar mahallesinde, antik çağın en büyük tapınaklarından Donuktaş harabelerinin yakınındadır. MÖ 2. yüzyıldan kalma bir Mitra tapınağı olan Donuktaş’ın kalıntılarından gelen felsefi gelişim rüzgarı bugün dahi Hristiyanlığı etkilemeye devam mı etmektedir?

MİTRA TAPINAĞI VE AZİZ PAUL’UN İNCİLİ İLE DOLAYLI BAĞLANTISI

Bir Mitra tapınağı olduğu var sayılan Donuktaş halen gizemini korumaktadır.

Donuktaş tapınağından bugüne kadar çıkarılan en değerli eser, İmparator Theophilus (829-842) tarafından Ayasofya’ya getirilmiştir. Donuktaş Tapınağı’ndan getirilen bronz kapı oya gibi işlenmiştir ve bu kadar ince işçiliğe sahip daha eski bir bronz kapı örneği yoktur.

Mitra Tapınağı “Donuktaş”

Tarsus’taki evin mistik kazısı tamamlanmış, mekan terk edilmiş ve içinden çıkan ve ne oldukları belli olmayan buluntular bilinmeyen bir yere götürülmüşlerdir. O gizemli evde ne veya neler olduğu için bu kazının yapıldığı ve kazının neden bu kadar uzun sürdüğü bilinmemektedir. Her şey bir sır olarak kalmaya devam etmektedir, en azından toplum için… Buluntular ve kazı sonuçları hakkında tatmin edici resmi bir açıklama henüz yapılmamıştır.

TARSUS – ST. PAUL’UN DOĞDUĞU YER

Bir antik Kilikya şehri olan Tarsus, günümüzde Mersin iline bağlıdır. Neolitik döneme kadar uzanan tarihi ile, dünyanın en eski sürekli yerleşim merkezlerinden biri olan Tarsus en çok Aziz Paul’un doğum yeri (MS 5 – 67) olarak bilinir. Ve ayrıca “İncil Eylemleri Kitabı”na göre Hristiyanlık kuramının doğduğu yer ve “Yeni Ahit”in çoğunu oluşturan mektupların merkezi olarak da bilinmektedir. Eski bir antik felsefe okulu olarak Tarsus şehri St. Paul’un Hristiyanlık vizyonunu etkilemiştir.

Tarsuslu Saul olarak da bilinen Aziz Paul zamanında, önemli bir üniversiteye ve antik dönemin 200.000 cildi barındıran kütüphanesine ev sahipliği yapan sofistike şehir Tarsus, Stoa okulunun ünlü filozoflarını yetiştiren bir bilim ve felsefe merkeziydi. Tarsus, Atina ve İskenderiye ile birlikte antik çağın en büyük 3 üniversitesinden birisine ev sahipliği yapmıştır.

Tarsus’taki St. Paul Kilisesi

Tarsus’ta eğitimin önemi, 1888’den bu yana toplumda demokrasi nosyonuna katkıda bulunan ve olmaya devam eden Tarsus Amerikan Koleji’nin büyük etkisiyle bugün de devam etmektedir. Tarsus; modern Türkiye’nin, geniş kültürel çeşitliliğe sahip ve her türlü ayrımcılığın ortadan kalktığı eşsiz şehirlerinden birisidir.

Tarsus’tan doğan Hristiyanlık, büyüyerek sadece Kilikya’da değil, tüm antik dünyada egemen olan din haline geldi.

Tarsus’ta bulunan heykelciklerin ikonografik çeşitliliği kentteki gizemli dinlerin önemini gösteren bir gerçektir. Birçok eski dinin buluşup kesiştiği Tarsus, Yahudi, Hristiyan ve İslam dinlerinin her biri için çok önemli bir şehirdir.

Ege kıyılarını Doğu ve “Levant”ın yakın şehirlerine bağlayan yolların kavşağında bulunan ve Akdeniz havzasının güney uçlarına (denize erişimi yoluyla) açık olan Tarsus’un coğrafi konumu, şehirdeki Doğu din ve felsefelerinin etkisini kolayca açıklar. Böylece Tarsus bir geçiş yeri olarak birçok düşünce akımı ve dinin etkisini özümsemiştir.

16. Papa Benedict’in 2008’i St. Paul senesi ilan etmesi üzerine, Vatikan’ın Ankara Büyükelçisi ile Anadolu Katolik Kiliseleri piskoposu ve İtalya’dan gelen 37 kişilik bir grup din adamı, Aziz Paul’un Tarsus’taki evini ziyaret edince Hristiyan dünyanın Tarsus’a duyduğu ilgi arttı.

Bir ilahiyatçı ve kutsal kitap bilgini olarak Papa Benedict, dikkatini Kilise tarihindeki en önemli şahsiyetlerden birine çevirdi. Aziz Pavlus ya da Tarsuslu Saul veya St. Paul kendisini açıkça “meslek gereği havari” veya “Tanrı’nın iradesiyle havari” olarak tanımlardı. İnananlar ona “13. Elçi” veya doğrudan “yalnız’dan sonraki ilk” adını vermişlerdir.

Alman sanatçı O.Von Corven tarafından yapılan ve zamanının arkeolojik bulgularına dayanan bir 19 YY Sanatsal işleme tablosu

Daniel Peygamber’in mezarının gizemi, “Yedi Uyurlar”ın hikayesi, “Şahmaran”ın mistik efsanesi, Kleopatra ve Antonius’un buluşması ve daha niceleri…Tarsus’u bu kadar popüler yapan sadece bu mit ve gerçekler ile 1888 yılından bu yana Türkiye ve dünya için önemli kişiler ve liderler yetiştiren Tarsus Amerikan Koleji değildir. Hristiyanlık felsefesinin oluşmaya başladığı bu kent antik çağın birkaç önemli felsefe okullarından birisi idi. Antakya ve İskenderiye ile birlikte anılan ve antik dünyanın en büyük 3 kütüphanesinden birisi olan Tarsus kütüphanesinden birçok önemli kitabın Antonius ve Kleopatra tarafından İskenderiye’ye götürüldüğünü biliyoruz. Ve maalesef İskenderiye Kütüphanesi – o en önemli ve büyük kütüphane- yanarken kadim dünyanın bu müthiş bilgi birikimi de o ateşe güç veriyordu.

Antik çağda bilgilendirme sadece okulda değil, halka açık toplantılarda canlı bir tartışma ortamında yapılmakta idi. Böylece, toplumun çoğunluğu öğretimden faydalanabilirdi. 2300 yıl önce Tarsus, Stoacı ve Mitra felsefe okulları ve 3. Yüzyıl ve sonrasındaki birçok önemli filozofu ile tüm çevre bölgesini derinden etkilemiştir.

M.S. 140 – 160 yıllarına ait Argentoratum (Strazburg’un eski ismi)’dan bir Mitra rölyefi, orijinal renkler yeniden oluşturulmuştur, Strazburg Arkeoloji Müzesi koleksiyonundan.
MİTRA – STOACILIK VE HRİSTİYANLIK ARASINDAKİ İLİŞKİLER

Tarsus’ta Stoacı düşüncenin yarattığı anlayış ve doğa güçlerinin kişiselleştirilmesi, Monoteizm (tektanrıcılık) inancıyla birleşerek Hristiyanlıkta “Tanrı – Oğul ve Kutsal Ruh” inancına evrilmiştir. Birbirinin öncüsü olan ve sonraki akımları etkileyen birçok din ve felsefe, insanın “hakikat” arayışında doğanın güçlerini tanrılaştırmıştır. Pers Mitra dini ve kültü, 1. yüzyılda Stoa felsefesini etkilemiştir. Stoacıların Mitra’dan gelen astronomi ve astrolojiye olan inançları, onların “kadere karşı gelinmez” felsefelerinin oluşumuna yol açmıştır.

Stoacılığın büyük ilkesi doğaya uygun hareket etmektir. Doğada her şey Tanrı’dır. Doğaya uygun davranmak, akla ve hikmete göre hareket etmek, dolayısıyla insanın kendisine uygunluk hali demektir.

Stoacı felsefeyle yetişen St. Paul, kurtuluş için içinde bulunulan toplumsal koşullara tam bir kayıtsızlık önerir. Pavlus (Saul) için doğruluk, erdemlilik, dine bağlılık, inanç, muhtaçlara yardım etmek, Tanrı’yı sevmek, İsa’nın yolunda yürümek ve bilgili olmak hayatta uyulması gereken kurallardır.

Bu tek tanrılı ve erdemli anlayış, “İsa” ve mucizeleriyle zenginleşip paketlenince, Hristiyanlık yeşermeye başlamıştır.

Erken Hristiyanlık hem kurumsal hem de pratik olarak önceki felsefi fikirler, Stoacılık, Platon ve Aristoteles’ten beslenerek şekillendi.

İnsan aklının gücüne güvenmeye dayalı antik Yunan felsefesi, tek tanrılı dinlerin yaratılması nedeniyle artık egemen değildi. İnsanın dine ve onun söylediklerine sıkı sıkıya bağlanıp kesin itaat edeceği ve tek merkezli bir ortaçağ düşüncesinin egemenliği başladı. Özgür akıl yürütmenin ve bilgeliğin gelişiminin yerini ilahi buyruk aldı ve felsefi düşünce ortaçağ karanlığında yeraltına itildi.

“Les Tres Riches Heures du Duc de Berry”de, baba Tanrı'nın İsa'yı oğlu olarak ilan ettiği, İsa'nın Vaftizini tasvir eden minyatür
“TANRI’NIN ÇOCUĞU MİT’İ”

Homo sapiens’in evrimleştiği eski zamanlarda, çocuğun babası bilinmezdi ve aile anlayışı yoktu. Cinsel ilişki sadece zevk için yapılırdı. Hatta çocuğun babasının, aylar önce savaşılan bir hayvan veya yağan yağmur dolayısı ile gök tanrılarından herhangi biri olabileceği zannedilirdi. Başlangıçta bir meyvenin tohumunun ekine dönüşmesine, topraktan çıkıp çiçek açmasına tanık olmuşlar ve bunu bir yeniden doğuş süreci olarak görmüşlerdi! Bu; ölülerini, zamanı gelince yeniden doğacaklarını ümit ederek, gömmeye başlamalarının da nedeni olabilir. Bu aynı zamanda tanrılardan gelen sihirli yağmur damlalarının kadınların hamile kalmasını sağladığını zannetmelerinin nedeni de olabilir, baba olan tanrılar..!

Bu düşünce insanoğlunun DNA hafızasında birikmiştir ve daha sonraları Şaman, Hint, Sümer, Mısır, Mitra ve birçok uygarlıkta “Tanrı’dan olan çocuk” efsanesine sıklıkla rastlarız.

Mitraizm inancında, peygamber Mitra, normal bir hamilelik sonucu değil, Tanrı’nın üflemesi sonucu bir bakireden doğmuştur. O da öldükten sonra ikinci kez dünyaya gelmiştir! Son akşam yemeğinde, tıpkı İsa’nın son akşam yemeği gibi, Mitra ile birlikte 12 kişi vardı.

Bu ve benzeri mitlerin etkisiyle “Tanrı’nın Oğlu İsa”, Hristiyanlığı tanrısallaştırmak ve kabul edilebilir bir din haline getirmek için oldukça etkili bir teori olmuştur. Oluşturulan “Baba-Oğul-Kutsal Ruh” üçlemesi sayesinde bu yeni din kısa sürede birçok taraftar kazandı.

İsa’ya atfedilen bu ve diğer tüm mucizeler, felsefesini geçmiş bilgilerden alan ve diğer tüm dinler gibi sosyal hayatı düzenlemeyi amaçlayan Hristiyanlığın kabulüne vesile olmuşlardır.

YENİ DİNLER GELİŞTİKÇE ASKERİ GÜÇ İHTİYACI DA GELİŞİR – HRİSTİYAN ASKERLER

Ancak tüm yeni dinlerin büyümesi ve kabul görmesi için güce, özellikle de askeri güce ihtiyaç vardı. Oluşmakta olan Hristiyanlık dünyasında bu gücü sağlayabilmek için, Roma İmparatoru Konstantin’in birçok Hristiyan askeri kendi yanına çekmeyi başardığı Milano fermanı ilan edildi. Milano Fermanı, Roma İmparatorluğu’nda Hristiyanlığa karşı hoşgörüyü tesis eden bir bildiriydi. Bu, Batı ve Doğu Roma imparatorları I. Konstantin ve Licinius arasında Şubat 313’te Milano’da varılan siyasi bir anlaşmanın sonucuydu. Licinius’un 313 Haziran’ında Doğu Roma’ya duyurduğu ferman ile herkese dilediği tanrıya ibadet etme özgürlüğü verildi. Böylece Hristiyanlar, kiliselerini kurmak da dahil olmak üzere birçok yasal hakka sahip oldular. Fermana göre, devletin el koyduğu mallar derhal Hristiyanlara iade edilecekti. Ve Roma ordusundan kaçtığı ve sürekli savaştığı için zaten eğitimli olan Hristiyan silahlı kuvvetleri, Konstantin için ilave bir askeri güç haline geldi.

Hristiyanlık, Roma İmparatorluğu tarafından 313 yılında yayınlanan Milano Fermanı ile çok daha geniş kitlelere ulaşmaya başlamıştır. Ortadoğu’da yaygın olan semavi dinlerden uzaklaşarak daha çok insana hitap eden ve mensubu artan Hristiyanlık dini, zamanla, Roma İmparatorluğu’nun resmi dini haline gelmiştir. Hristiyanlığın Roma İmparatorluğu tarafından resmi din olarak seçilmesi 381 yılında Theodosius döneminde gerçekleşmiştir.

Roma'daki Sistine Şapeli'nde “İlk İznik Konseyi”ni betimleyen 16. yüzyıldan kalma bir fresk
KUTSAL KİTAP, 4 İNCİL VE 1. İZNİK KONSEYİ

St. Paul, MS 60 civarında “İsa Peygamber” efsanesini de yeniden inşa etti. Aynı amacı paylaşan diğer havarilerin de yardımıyla yayılmaya başlayan bu yeni dini sağlam temeller üzerine kurmaktı amacı.

Ancak daha sonra önemli bir sorun ortaya çıktı: İncil tek bir kitap değildi. Birçok kişi tarafından yazılan farklı İnciller, farklı ve bazen çelişkili görüşleri dile getiriyordu.

Başta rahip Arius olmak üzere bu yeni dinin ileri gelenlerinden bazıları, Tanrı’nın tek yaratıcı olduğunu ve İsa’nın bir peygamber olduğunu kabul etmekte, ancak “Tanrı’nın Oğlu İsa” kavramını reddetmekteydiler. Bu ve benzeri görüşlerin taraftar bulması ve çelişkili seslerin çoğalması sonucunda; milattan sonra 325 yılında İznik’te toplanan “1. İznik Konseyi”nden farklı ve çelişkili görüşlere sahip İncilleri yok etme ve sadece, günümüzde de geçerli olan, 4 İncil ile devam etme kararı çıktı. Matta, Markos, Luka ve Yuhanna tarafından yazılan bu 4 İncil, ilk kabul edilen İncil’i oluşturmuştur ve Hristiyanlık teorisini yaratan St. Paul, görüşlerini ancak, İncil’in ikinci bölümünde mektuplarıyla ifade edebilme imkanı bulmuştur.

Aziz Paul’un yazdığı İncil’e ne olduğu, en gizemli soru olarak ortadadır.

Kayıp mıdır? Yoksa bulunmuş, ancak hakim görüşe aykırı görüşler içerdiği için gizlenmiş midir? Yeni Ahit, Hristiyanlığın yazarları olan Havarilerin yazılarında yansıtılan “Tanrı Sözü”nden oluşur. Eğer bir şey eksikse, o zaman bir şeyler ters gitmiş veya Tanrı’nın niyetlerinin kasıtlı veya kasıtsız olarak engellendiği düşünülmelidir. Sonuç olarak, “Tanrı’nın Sözü” eksik ve dolayısıyla kusurlu hale gelmiş demektir!

İznik’teki ilk konsey toplandığında St. Paul’un İncili mevcut değildi. Başka bir deyişle; Tarsus’ta bulunduğu söylenen ve saklandığı düşünülen İncil ve bu İncil’deki görüşleri destekleyen belgeler henüz ortaya çıkmamıştılar. Ve 1700 yıl daha bulunamayacaktılar! Tarsus’ta yapılan kazıda ortaya çıkarıldıklarında, acaba, tüm delilleriyle birlikte saklanmaları veya yok edilmeleri mi gerekmişti? Bu, tanıkları yok etmek pahasına gerekli görülmüş olabilir mi?

Bu kazıdaki bulgular, İznik konseyinin toplanmasına neden olan Arius’un görüşlerini mi haklı çıkarmıştı? Aziz Pavlus’un teorisini geliştirirken kullandığı fikirlerin ve bunları gösteren belgelerin, İsa hakkında genel kabul görmüş görüşlere aykırı fikirler içeren belgeler olup olmadığını bilemiyoruz.

İsa’nın Tanrı’nın oğlu olduğu fikri Hristiyanlık’tan çok daha eskilere dayanmaktadır ve bu “mit”in tarihte birçok versiyonu vardır. En eskisi de Mısırlı İsa olan Thoth’un hikayesidir.

TARİHTE KAÇ İSA VARDIR?

Tarihte kaç “İsa” olduğu sorusu çok gizemli ve büyük bir sorudur ve kısa cevap bilinen 4 farklı “İsa” olduğudur.
İlk akla gelen ve en eski Mısırlı bilgelik tanrısı olan “Mısırlı İsa” Thoth (MÖ 3000) dur. Antik Yunan döneminde Thoth 3 kez kutsanan Hermes (Hermes Trismegistus) olmuştur. Hermetik düşünceye göre o, İsa’nın selefidir. İlk “tek tanrı” inancının Mısır Tanrısı Athon inancı olduğunu biliyoruz, (M.Ö. 1300).

Ardından İranlı “Zerdüşt İsa” gelmektedir: Zerdüştlük, (MÖ 500 – 600). Bakire bir kadından dünyaya gelen kişinin dünyayı kurtaracağı kehaneti “mesih” inancının temeli olarak kabul edilebilir.

Ve Hristiyan İsa’nın Anadolu’daki çağdaşı ile karşılaşıyoruz. Adı Apollonios’tur ve MÖ 3 yılında “Bor”da (Anadolu’daki Roma eyaleti Kapadokya’nın Tyana kasabası) doğdu ve MS 97’de Efes’te öldü.

Nasıralı “İsa”nın ise “1” yılında doğduğu ve MS 30 civarında öldüğü varsayılmaktadır. Bu, bildiğimiz İsa’nın Hristiyanlık dininin tamamlanmasından yıllar önce vefat ettiği anlamına gelmektedir.

Tyana (Bor)’lu Apollonius aynı zamanda Anadolulu İsa olarak da bilinir ve Nazaretli İsa’nın çağdaşıdır. Burada ejderha, ateş, sfenks, ağaç ve elinde bir küre tutarken şapkalı hali gösterilmiştir.

Kültürlü ve varlıklı bir ailenin oğlu olan Apollonius iyi bir eğitim almış ve 16 yaşında Tarsus’a gitmiştir. Pisagor’un kurduğu, gizem ve felsefeye dayalı yarı dini öğretilerin sunulduğu okulda eğitim gördü. Okul Ofizm (Ophism) ile paralel bir görüşe sahipti. Ofizm’de Hristiyan Peygamber İsa’nın Apollonius’tan başkası olmadığına dair görüşler ifade edilmektedir! Ophians olarak da adlandırılan Ofitler, Romalı Hippolytus (MS 170–235)’un kayıp bir eseri olan Syntagma’da tasvir edilen bir Hristiyan Gnostik mezhebiydi.

Roma kaynaklarına göre; MS 135’te Tyana adı yerine Apollonia adı, “Romalılar” yerine de yerel halkı ifade etmek için “Appolonans” kelimesi kullanılmıştır. Bu belgelere göre, Tyanalı Apollonius bir mucize yaratıcısı, şifacı, geleceğin habercisi, büyücü ve “neophytogorian” (Filozof Phytogorian’ın adı ile anılan kentteki akımın takipçisi) bir filozoftu.

İsa peygamberin fenalaşmış bir kadının içindeki şeytanı kovduğu gibi, Appollonius da Efes şehrinde kıtlığa neden olan cinleri kovdu. İsa’nın Lazarus’u diriltmesi gibi, Appollonius da Efesli zengin bir ailenin ölü kızını diriltti. Apollonious, Roma’da yargılanırken, ölüm cezası verilmeden hemen önce mahkeme salonundaki herkesin gözü önünde aniden ortadan kayboldu. Bu durum tarihi belgelerde ve Roma İmparatorluğu’nun tutanaklarında kaydedilmiştir.

Ayrıca kör bir adamı iyileştirdiği ve kara vebayı bitirdiği iddiaları da vardır. Tarihi İznik Konseyi ile Apollonius adı tarihten silinmiş, İsa olduğu iddiası reddedilmiş ve Apollonia yerine Tyana adı kullanılmaya başlanmıştır.

Bunların hepsi aynı kişi midir, yoksa aynı amaç için yaratılmış ve ardından üzerlerine birçok efsane ve mucize giydirilmiş figürler midir? Başka bir deyişle, var olan farklı insanlar bu felsefi ve dini sembolizma ile mi donatıldılar?

Stoa’dan Hristiyanlığa kalan miras, “yaşamak, ölümden sonraki dünyanın değil, bu dünyanın tadını çıkarmaktır. Maddi çevre önemli değildir ve mutluluk için “erdem” yeterlidir.”

Aziz Paul, geliştirdiği felsefesini bir “Din”e dönüştürmek için İsa’yı kullandı. Böyle bir gizeme, uygun bir figüre ve mucizelere ihtiyacı vardı! Üstelik, birçok başka mekan ve zamanda oluşan mucizelerle ilgili hikayeler de İsa’ya atfedilmeye devam ediyordu. İşin en güzel tarafı da, Aziz Paul’un oluşturmaya çalıştığı “Din”in sembolik figürü ve peygamberi olacak kişi artık kendisine rakip de olamazdı, çünkü ölmüştü o!

“Günlerin Kadimi” (1794) William Blake tarafından yapılmış suluboya gravür

GİZEMLİ TARSUS KAZISINDA YASAKLANMIŞ GERÇEĞİN İPUÇLARI BULUNMUŞ OLABİLİR Mİ!

Her dinin bir felsefi içeriğe ve inanılırlığını artıracak mucizevi hikayelere ihtiyacı vardır.

Mısır’dan Zerdüşt’e, Eski Ahit’ten diğer kutsal kitaplara, Sümer’den Antik Yunanistan’a, Mitra’dan Stoacılara kadar hep aynı “öz” malzeme ve bilgi üzerinde sürekli oynanmaktadır. Bu “temel öz” malzemenin kutsallığına inanan çok sayıda insan olduğu için, yeni mucizeler yaratmak yerine, inanılan mucizelerin yeni dine uyarlanması tercih edilmiştir.

İnsanoğlu beyin gelişimini sağladıktan sonra merak etmeye, araştırmaya ve endişelenmeye başladı. Bu arayış sürecinde insanlar uzunca bir süre birçok tanrıya inanarak bu endişelerinden bir nebze kurtulmaya çalıştılar….

Bilgi birikimi ve antik çağların aydınlanmasıyla birlikte “düşünen beyin” gerçeği kendi içinde ve çevresinde aramaya başlayıp pagan çoktanrıcılığından felsefi düşüncelere dönüşmüştür. Dogmatik dinlerin öncesinde bilim de henüz yeteri kadar gelişmemişken insanlar çıkış yolunu “düşünmekte” arıyorlardı. Felsefe çağı arayışı sürerken; bir yandan gelişen bilim gerçek aydınlık beyinlerin yolunu açmaya başladı. Öte yandan, çok fazla aydınlanma toplumun yönetimini zorlaştırmaya başlayınca, insanları tekrar dogmalara ve tanrı buyruğuna sokmak otoritelerin işine geldi.

Ve böylece dogmatik dinler doğdu… Bu güçlü dinler Rönesans’ın neden olduğu yeni aydınlanma sayesinde bilim yeniden egemen oluncaya kadar toplum üzerinde şimdiye kadarki en büyük etkiye sahip oldular.

AZİZ PAUL’UN KAYIP İNCİL’İ BULUNDU MU?

Aziz Pavlus dini “doktirini” tamamladığında İsa ölmüştü. Ve o zaman; Antakya’da İsa’nın takipçilerine “Hristiyan” denmesine on yıllar vardı. Bugünün “İncil”inin seçileceği ve Hristiyanlığın 3 büyük tek tanrılı dinden biri olarak kitleler tarafından takip edileceği günlere ise yaklaşık 3 asır vardı. Ve Aziz Paul’un sırrı daha çok uzun süre saklanacağa benziyor… Ve, maalesef, birkaç yıl önce Tarsus’ta bulunan deliller de sonsuza kadar sır olarak kalacak…

A.Refik Kutluer, Ağustos 2021